Prof. Dr. Veysel Ulusoy: Kabinede rantın ipuçları var

  • “Geldiğimiz nokta itibariyle makyajlanarak oluşturulan kabinenin borçlanmaktan başka bir özelliği olmayacaktır. Yine ranta, yine gelir transferine dayalı bir sistemin ipuçlarını görüyorum.”  
  • “Türkiye’nin yaşadığı devalüasyondur. Negatif şoktur. Her şokta olduğu gibi vücut tepki vermekte zorlanır. Şoku normal karşılamak da bir şok şeklidir. Normalleştirmek ekonomik beklentileri yanlış yönlere iter.” 

ENAG Kurucusu Prof. Dr. Veysel Ulusoy Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. 

  • Seçim öncesi 19 TL’de sabitlenen dolar seçim sonrası rekor kırıyor. Bu ne zaman ve nasıl sona erer?

Konu sadece dolar değil tabii. Döviz piyasasındaki bu sabitleme girişimi belirli bir amacı gütmekte ve bu daha çok bizim gibi ülkelerde seçime endeksli bir hal almakta. Böyle yapay durumlar sonsuza kadar durmaz, belirli bir noktadan sonra patlar ve belki de dövizin lira karşısındaki değerinden çok onun oynaklığı her kesime, tüketiciye ve üreticiye zarar verir. Doların ve Euronun değerinin nereye kadar böyle devam edeceği ülke grupları arasındaki enflasyon oran ve faiz farklılığına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle enflasyondan arındırılmış reel faiz getiri iki ülke arasında dengeye geldiğinde doların da lira karşısında değeri belirlenir. Sorduğunuz sorunun yanıtı da bu özelliğe bağlıdır. Gün itibariyle bu kapsamda bir doların yaklaşık 30 liraya gelmesi (diğer şartların sabit kalması varsayımı ile) bu dengenin en uygun göstergesidir.

‘NORMALLEŞTİRME YANLIŞA İTER’

  • Kurdaki artışı normal karşılayan bir kesim var, siz ne dersiniz?

Kurdaki artışı yanlış yorumlayıp, onun oynaklığını göz ardı etmek en büyük hatalardan biri olur. Genel olarak bu görüş olması gereken kurun seviyesi olarak algılanıyor ama o seviyeye enflasyon ve faiz oranlarının karşılaştırılması kapsamında ne kadar hızlı gelindiği daha önemli, bu durumda da daha vahim. Türkiye ekonomisinin yaşadığı bir devalüasyondur. Diğer bir ifadeyle negatif şoktur ve her şokta olduğu gibi vücut tepki vermekte zorlanır. Şoku normal karşılamak esasında diğer bir şok şeklidir zira bunu normalleştirmek ekonomik beklentileri yanlış yönlere iter.

‘ENFLASYONU DÜŞÜRME KURNAZLIKTIR’

  • TÜİK’e göre mayıs ayı enflasyonu sıfır. Bunun perde arkası nedir?

Enflasyon oranını bilinçli düşürme bir kurnazlığın ürünüdür. Kurnazlık diyorum çünkü modern ekonomilerde benzer yaklaşımlarda izlenen yol çok ama çok farklıdır. 

  • Nasıl?

Bir seçim yatırımı olarak Mayıs ayı doğal gaz faturalarının devlet tarafından ödeneceği belirtildikten sonra söylendiği gibi faturalar hane halkına yüklenmemiştir. Hanelere gönderilen doğal gaz faturalarında tutar gözükmekle beraber bunun devlet tarafından ödendiği vurgulanmıştır. Hal böyleyken TÜİK hane halkının bu fatura bedeline kaynak teşkil eden doğal gaz birim değerini sıfır lira olarak kayıtlara geçirmiş ve sanki yüzde 100 fiyat indirimi olduğu olgusunu enflasyon sepetinde hesaba katmıştır. Böylece sepette ağırlığı yüzde 3’e yakın olan doğal gaz fiyat ayarlaması ile oldukça yüksek çıkması beklenen enflasyon oranı sıfır olarak kayıtlara geçmiştir. Halbuki doğal gaz fiyatı gelen faturalarda hiçbir zaman sıfır gözükmemiş, sadece toplam ödemenin devlet tarafından ödendiği belirtilmiştir.

  • Mayıs ayında doğal gaz faturası normal olarak gelse ve bunun üzerinden sıfırlama yapılsa ne olurdu?

Çok basit bir hesaplamayla bunun yüzde 7’yi aştığını söylemek yanlış olmaz. Eğer TÜİK’in bu sıfırlama operasyonu yerine normal akışıyla enflasyon verileri sunulsaydı yine TÜİK ve ENAG verilerinin yardımıyla bu oranın gerçek değerini bulmak mümkündü. Burada temel olarak iki göstergeye bakarak bu veriyi koymalı. Bunlardan ilki TÜİK’in hesaplayarak sunduğu enflasyon alt verilerinden çekirdek enflasyonu sunan C kategorisi verisidir. Bu kategoride enerji, gıda ve alkolsüz içkiler olmadan hesaplanan enflasyon verisi vardır ve bu ise Mayıs ayı için yine TÜİK verilerine göre yüzde 4.25’dir. İkincisi ise daha önemlidir. Genellikle TÜİK her ay sonuna doğru bir kaç günü yöntem kapsamında ölçümlemez ve hesaplamaya almayarak sözde gelecek döneme bırakır. Bu sefer işte sürecin bam teli tam da bu birkaç günün enflasyon oranıdır. ENAG olarak bizler günlük olarak fiyat verilerini elde ettiğimizden her ayın son gününün gece yarısı 00.00’a kadar olan kısın tüm verilerini hesaplamaya dahil ederiz. Hal böyleyken özellikle 28 Mayıs gece yarısına denk gelen ve hemen seçim sonuçlarının ardında inanılmaz bir zam furyasının başladığını gözlemdik ENAG olarak. Öyle ki, son 3 günün Mayıs ayına ek enflasyon oranı katkısı 2.8 puan civarı olarak hesapladık. İşte bu iki yüzde puanın toplamı da zaten yüzde 7’yi aşan bir enflasyonu önümüze sermektedir.

Özetle, TÜİK bu orana yakın ücret/maaş artışını Temmuz ayı itibariyle ücretli ve emekliden çalmış olmaktadır. Bu son dönemde yapılan en büyük kurnazlık olarak da tarihe geçmiştir.

  • TÜİK enflasyonu yüzde 39, ENAG’ın yüzde 109. Böyle bir fark nasıl ortaya çıkıyor?

Bu farkın nasıl olduğunu esas olarak TÜİK’i yönetenlere sormak yerinde olur. Çünkü her şey o kadar açık ki, sokaktaki günlük yaşam koşulları ENAG enflasyon oranı olan yüzde 109’u olduğu gibi bize sunuyor. Temel olarak bu farkın nedeni şu: TÜİK enflasyonu doğru ölçüyor ama halka eğri veriyor.

  • Enflasyonun düşük gösterilmesiyle kim ne kazanıyor, kim ne kaybediyor?

Bunun yanıtını değerli üstatımız Mahfi Eğilmez çok etkin bir şekilde verdi. Sayın Eğilmez “ekonomi politikasını rasyonel zemine döndürmenin ilk adımı enflasyonu gerçeklere göre hesaplamak ve açıklamaktır. Gerçeği görmek doğru teşhis koymayı, doğru teşhis koymak doğru tedaviyi getirir. Gerçek enflasyonu görmeden doğru ekonomi politikası uygulanamaz” diyerek noktayı koymuş.

Gelelim sorunuzun yanıtına… Enflasyonun düşük gösterilmesiyle etiketini gerçekleşen enflasyona göre ayarlayıp çalıştırdığı iş gücünün maaşını sunulana göre veren tüm işletmeler kazançlı çıkmaktadır. Ayrıca finansal hizmet veren tüm kurum ve kuruluşlar da bu kapsamda kazançlı. Gelelim devlete… kendi sunduğu düşük enflasyon ile artırdığı ücretlere rağmen kendi hizmet ve vergi gelirlerini gerçek enflasyon oranında açıklamasıyla kazançlı çıkıyor. Ayrıca etiketlere yansıyan gerçek enflasyonun belirli bir oranı olan KDV gelirlerinden de aşırı gelir ediyor. Buraya kadar olan hesaplama doğal olarak muhasebe yöntemiyle hesaplanan gelir ve gider hesabı… Esasında enflasyonun doğru hesaplanıp eğri sunulmasıyla tüm ekonomi aktörleri, devlet dahil kaybediyor. 

  • Nasıl kaybediyor?

Muhasebe kazancını olumlu bir sonuç olarak algılayan devleti yönetenler, diğer tarafta halkın fakirleşmesiyle yaratılan ekonomik durgunluk ve çıkmazı hesaba katmayarak tüm bu olumsuzlukları ortaya çıkarıyor. Bunlar cahillik, kurnazlık ve ekonomi bilimini anlamamanın bir sonucu.

‘HALK YOKSULLAŞIYOR’

  • Resmi verilerin düşük olduğu bir ekonomi politikasında krizden çıkış için doğru adımlar atılabilir mi?

Atılamaz. Ekonomide hem verilerin yanlış sunumu hem de yanlış modelleme sonucu uygulanan sözde politikaların tüm olumsuzlukları halkın fakirleşmesiyle sonuçlanır. Ülkemizde yaşanan tam da bu. Örneğin faizin piyasa tarafından belirlenmesine nedensellik oluşturan faktörlerden ulusal gelir, potansiyel üretim gücü enflasyon oranı ve halkın beklentileri ile oluşan gelecekteki enflasyon oranı verilerinin yanlış olduğu gerçeği ile faiz de yanlış olarak belirlenecektir. Bu ise ekonomide hemen her kararın temelinde olan faiz oranının yanlış belirlenmesine neden olacaktır. Sürecin daha vahim tarafı da faiz oranının dini duyguları oya devşirme amacıyla belirlenmesi yani siyasallaştırılmasıdır. Tüm bunlar ekonominin krizden çıkış yöntemini ve yollarını tıkıyor… Yazık!

  • Üretici ve tüketici için tavsiyeleriniz nedir, halk ne yapmalı?

Tavsiyelerim… Gerçekten zor bir soru. Eğer halkın gelirlerinin belirli bir oranını tasarrufa yönlendirecek kuvveti olsaydı belirli öneriler vermekte zorlanmazdım ama evine et, sebze ve meyvelere alamayan, fakirleşen bir toplumda söyleyeceğim hayatta kalmaları için tüketim ile gelir arasındaki dengeyi iyi kurmaları ve borçlanmamaları. 

  • Peki yöneticilere tavsiyeniz olur mu?

Biz yönetenlere küçük bir tavsiyem var tabii… Yolsuzluğu önlesinler, ülkenin geleceğini ipotek altına alan borçlanmalardan sakınmaları diyeceğim ama bu hükümet bunları yapmak için gelmiş ve girmiş hayatımıza.

‘ÇARKLAR DURMA NOKTASINDA’ UYARISI

  • Türkiye ekonomisinin bu duruma gelmesinin dönüm noktası ne oldu, ipin ucu ne zaman kaçtı?

İpin ucu kaçalı en az beş yıl oldu. Geldiğimiz durum itibariyle para bulup tekrar borçlanma yeteneğimiz geliştirmektir. Bu görüş benim değil, bizi yönetenlerindir, yanlış anlaşılmasın. Türkiye ekonomisi borçlarını ödemeyecek durumdadır ve her an küçük bir finansal atak ile çarkların durması olasılığının gittikçe arttığıdır. Zaten yeni ekonomi yönetiminin  oluşturulmasının nedeni bunu önleme amaçlıdır.

  • ‘Çarkların durması’ derken neden söze diyoruz ve bu tehlikeye ne kadar yakın ve hazırlıklıyız?

Burada söz ettiğimiz finansal atak, boyutu ne olursa olsun, dışarıdan veya içeriden gelen finansal getiri dürtüsü ile yapılan ataklardır. Bunlar temel olarak ani döviz çıkışı ve hükümet bono satışı şeklinde olabilir. Ayrıca bankalar da bu tür işlemleri aniden yapabilirler ama siyasi yönden baskılanmış bir banka sisteminde bu genellikle zordur. Çarkların durmasından kasıt finansal darboğazın yarattığı şokun büyümede yaratacağı kalıcı hasar daha olasıdır. Bu hasarın tamiri ise bazen bir kuşak alabilmektedir. Bunun olasılığı artıyor yurdumuzda. 

‘UMUT YOK RANT VAR’

  • Yeni kabineye baktığınızda ekonomi için umut görüyor musunuz?

Geldiğimiz nokta itibariyle makyajlanarak oluşturulan kabinenin borçlanmaktan başka bir özelliği olmayacaktır. Yine ranta, yine gelir transferine dayalı bir sistemin ip uçlarını görüyorum.

  • ‘Başarının ölçütü para bulabilme yeteneği’ şeklinde eleştiriniz var. Hükümette yer alan yeni isimler para bulmaya mı çalışacak, dışarıdan alınan paranın etkisini ne olacak?

Kesinlikle para bulma yeteneğine bağlı bir sistem bu. Swap hariç eksi 70 milyar doları aşana bir rezerv yapısı, üç haneli bir enflasyon, inanılmaz bir bütçe açığı ve gittikçe fakirleşen halkın varlığı bunu gerektiriyor maalesef. Bu olumsuzlukların nedeni çok faktörlüdür. En büyüğü ise bir avuç insanı sisteme sokarak bizi yönetenlerin zenginleşmesidir. Ne diyeyim, siz anlayın gerisini…

  • Ekonominin düzelmesi için atılması gereken adımlar neler? Ne kadar süreye ihtiyaç var?

Ben bunun çözümünü yaklaşık 15 başlıkta “Ekonominin Pusulası” kitabımda verdim. Oluşturulması gereken üretimde piyasa kuvvetinden teknoljik gelişmeye, imalat sanayi yapılanmasından işgücü piyasasının coğrafik dağılımına ve komşularla ticaretin faydalarından üretimdeki yoğunlaşmaya kadar tüm konuları açıkladım her şeyi. Tüm bunların ötesinde en önemli faktör olan yolsuzluğun önlenmesinde istekli olunması gerektiğini vurgulamak gerekmektedir. Yaklaşık yüzde 5 büyümeye sahip ekonomimizde potasiyelimiz bize tüm bunların aynı anda yapılarak her 14-15 yılda reel geliri iki katına çıkarmayı öngörmektedir. Gerisi hikayedir. Tüm bunların ışığında örneğin 10 yıl önce revizyonlarla yakaladığımız 12 bin dolarlık kişi başı gelire tekrar erişmek yani düze çıkmak için bir yaklaşık 15 yıla ihtiyaç vardır. 

  • Hükümet seçim öncesinde savunma sanayini propaganda olarak çokça kullandı. Ekonomi ve savunma politikalarını karşılaştırdığınızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor, ekonomisi alarm veren bir ülkenin savunması ne kadar iyi olabilir?

Savunma sanayinin büyümeye etkisi bir çok akademisyen tarafından araştırılmış ve hala da devam etmektedir bu araştırmalar. Bu tür askeri harcamalar ekonomik büyümeyi olumlu etkilerken bunun belirli şartlara bağlı olduğu görülür. Bunların başında zaten makro ekonomik dengeleri yerli yerinde olan ülkelerde yapılan ek savunma harcamaların küçük de olsa büyümeye katkı sunduğu görülmektedir. Öte yandan, yolsuzluğun ve fakirliğin kol gezdiği ve tüm makro dengelerin bozulduğu ekonomilerde savunma harcamalarının tüketim ve özel sektör etkin yatırımlarına ikame olduğu görülmüştür. Diğer bir ifadeyle, her bir liralık savunma harcamasının etkin tüketim ve yatırım harcamalarında bir o kadar kısmak olduğu anlamına gelmektedir. Özetle zaten şova dönüşen bu tür harcamaların ülkemizde sosyal refahı erittiği açıktır.

‘YÜKSEK ENFLASYON TÜKETİME İTİYOR’

  • Büyüme yüzde 4 gerçekleşirken, tüketim de yüzde 16 büyüdü. Bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı çok basit olarak yüksek enflasyonda korunmayı günümüzdeki tüketimi artırarak gerçekleştirmeye çalışan rasyonel bir hane halkı davranışıdır. Diğer bir ifadeyle, yarın fiyatların daha fazla olacağı fikri ile ihtiyaç olunandan fazla ürün alma veya tüketimi ertelememedir… Bu ise sağlıksız büyüme ki bundan da şüphelerim var ile tüketimdeki büyümeyi yan yana koymaktadır.

PROF. DR. VEYSEL ULUSOY KİMDİR?

1964’te Yozgat’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü bitirdikten sonra MEB yurtdışı bursu ile lisan eğitimini ODTÜ’de yapıp ABD’ye gitti. Ulusoy 1997’de Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı. 2006’da profesör oldu. 2010- 2011 arası İstanbul Aydın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekanlığını yürüten Ulusoy, 2011’den beri Yeditepe Üniversitesi’nde görev yapıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir